Söyleşiler




Toplum olarak engelli birine nasıl davranılcağını bilmiyoruz! Ben de bilmiyordum. Kızlarımla beraber öğreniyorum.

Canan Çetin ile sevgili Baise Zeybek aracılığıyla tanıştık. Soyadı gibi ilişkilerde de nasıl “çetin” biri olduğunu içten gülüşüne inat hareketleriyle fazlasıyla hissettiriyor bizlere.

Burhaniye’de yaşayan özel gereksinime ihtiyaç duyan bir çocuk annesi olarak yaşadıklarını öğrenmek için çaldık kapısını. O da tüm içtenliğiyle yaşadıklarını bizlerle paylaştı. Çok teşekkür ediyoruz bizlere evini, yüreğini açtığı için.


Ceylin’e hamile kalma sürecinizden başlayalım sohbetimize. Doğum sürecinizde ters giden bir şeyler var mıydı?

Ceylin’in yaşaması mucize. Doğum sürecinde de, hamilelik sürecinde de hiçbir sıkıntı yok. On beş günde bir doktora giden ben ki Ceylin’den önce dört tane kaybım var. On sene sonra gelen mucize bir bebek oldu Ceylin. Doğacağı güne kadar hiçbir şey yoktu, her şey yolundaydı. Ultrasonda bir şey çıkmadı. Doktorlar bir şey demedi. Bir gün parkta oturuyordum. Arkadaşımla çay içiyordum. Sonra birden bir şey hissettim. Arkadaşıma “Hadi kalk gidiyoruz doktora” dedim. Arkadaşım şaşırdı. Niye diye sordu. Ben dedim sezaryen olacam. “Yeter dedim ben on senedir bekliyorum. Artık doğsun.” Dedim. “Günü de geldi. Çocuk dönmüş. Her şey normal. Sadece sancı bekliyorum. Yeter, daha ne bekliyorum ki. Dört tane kaybetmişim. Artık buna izin vermeyeceğim. Ne olursa olsun Allah da izin verirse bu çocuk yaşayacak.” Dedim. Doktorda tamam dedi. Eve geldim çantam filan zaten hazırdı. Ertesi gün hastaneye gittim sezaryen olmaya. Sabah ameliyattan çıktığımda baygındım. Millet bir telaş içindeydi. Anlamadım. “Hadi Ceylin’i İzmir’e götürüyoruz” dediklerini duydum. Meğer sırtında küçücük bir su kesesi varmış. Onu gösterip geleceklermiş. Kıyametleri kopardım. Bir su kesesi için neden bizi ayırıyorsunuz diye. Beni de kaldırım ben de gideyim o zaman dedim. Ama on beş tane dikişim var. Nereye gideceğim. Yollarlar mı? Sen yat biz geleceğiz dediler. Ben yattım kaldım. Kimi diyor ki yumurta kadar kimi diyor ki para kadar incecik bir zar var ya sırtında. İçinde de yumurta akı gibi bıngıl bıngıl bir sıvı varmış. İşte o sıvı patlarsa çocuk ölecekmiş. Ambulansla götürülmesi için yatakta bağırdım durdum ama nerde… gittiği araba otuz yıllık eski Ford Taunus. Babası, amcası, babaannesi çıktılar İzmir yoluna. Ben kaldım hastanede. 3 gün sonra anca çıkabildim. Çıkar çıkmaz ben de İzmir’e gittim. Dikişlerim de bir yandan öyle zorluyor ki ama çocuğumu görmek için öyle yanıyor ki içim. Bir gittim, bildiğin hapishane de kalıyor çocuğum. Yeni doğan ünitesiymiş. Haftada bir gün görüş iznim var. Öğlen bir buçuk ile iki arasında da sadece beş dakika. Ölüyorum da göstermiyorlar çocuğumu. Meğer bizden de ameliyat için imza bekliyorlarmış. Mecbur verdik. Ama ben dedim ki “Balıkesir gibi bir yerden gelmişim ben, çocuğumun yüzünü bile görmedim daha. Önce onu görecem.” Yarın dediler. Ah o yarın hiç gelmediydi. Ama öyle sıkı ki kurallar. Mecbur uyacaksın. Ertesi gün uzaylı gibi giydirdiklerini gördüm. Kolları filan hep ilaç içinde. Çocuğa dokunmak, öpmek yasak. Her şey yasak. Çok zordu. Bir de baktım ki orada olan çocuklardan gününde doğan bir tek Ceylin var. Gerisi hep beş, altı ay. Gömlek düğmesi kadar kulacıkları olanlar… Güler misin, ağlar mısın, acır mısın? Şükür ettim. Ameliyattan sonra bir çıkardılar yemyeşil hastane çarşaflarına sarılmış. Sanırsın o çarşaf kirliye atılacak. Buruş buruş bir çarşafın içinde kedi yavrusu gibi sarılmış küçücüktü çocuğum. Görmeme zor izin verdiler. O zamana kadar hiç emzirmedim bile. Aklıma bile gelmiyor ki. Sonradan öğrendim ki sütü sağmak gerekiyormuş. Steril süt torbaları oluyormuş. O zaman öğrendim. Tekrar eve döndüm. Evde sağıp sağıp biriktirdim. Burhaniye’den İzmir’e termoslar içinde süt taşıdım.

İki hafta böyle geçti. Belinden ameliyat olduğunu artık iyi olduğunu söylediler. On gün sonraya da dikişleri almak için bir daha gidecektik. Doktorların tavırları mahvetti o zaman bizi. Ceylin’i ilk muayene eden ve hastayı bilgilendiren bir doktor vardı mesela. “Ömrü billah lanet edecek bu çocuk sana. Beni niye doğurdun diye. Bu çocuk ölse yeridir.” Ne yapacağımızı bilemedik. Elimizden geleni yaptığımızı düşündük anne baba olarak. Daha ne yapabilirdik ki. Artık dayanamadım. Doktora “Sen Allah değilsin. Sen ameliyatı yap. Yaşar yaşamaz. Allah bilir.” Dedim. Kimseyi bilmiyoruz ki o zaman. Başka doktor mu bulsak derken karşımıza merhametli biri çıktı. O zamanın koşullarında %2 kurtulma şansı olan bir ameliyatı başarmış. Sağolsun çok ilgilendi. Gittik geldik gittik geldik ve başardık. Şu anda Ceylin’in sadece bacağının iç kısımlarında kaslar çalışmıyor. Ayağı düz tutan da bacağın iç kasıymış. Normal ayakkabı giyemiyor o yüzden. Ona özel ayakkabılar yaptırıyoruz. Kısmi felcimiz var yani. Bu saatten sonra da kemik ameliyatı olmamız gerektiği söyleniyor. Ayaklarının şekli düzelsin diye. Normal ortopedik ayakkabı ile yürüyebilecekmiş. Ancak ameliyat ettirmeye durumum yok. Durum yaratmaya çalıştığım zaman da doktor denk gelmiyor. Ameliyatı her doktor yapamıyor.

Belden aşağısı felçli doğan bir bebek sahibi olmuştunuz. Kabul süreciniz ne kadar sürdü?

Benim kabul etmem çok zor oldu. En az iki sene babası dahil hiç kimsenin kucağına vermedim. Kayıpların da etkisi var tabi bu durumda. Bir yandan da doktorlar dedi ki. Kesinlikle başına bir darbe almayacak. Kafasının su toplama ihtimali var. Bu arada adım manyağa çıkmıştı. Umurumda değildi. Yeter ki çocuğum sağlıklı olsun diye düşünüyordum. Ne zamanki kardeşi Nisa’ya hamile kaldım. Doğurdum ve yaşına girdi. Benim bir kucağımda Ceylin, bir kucağımda Nisa, omzumda da ikisinin eşyalarının olduğu bir çanta hamal Ahmet gibi. İşte o zaman hakkından gelemedim. Kendimin gittiğini fark ettim.

İyi ki de geldi kardeşi. Hiç planda yokken piyangodan çıktı. Ona hamile kaldığımda ağlaya ağlaya canım çıktıydı. Ben daha Ceylin’i toparlayamadım. Bu yoklukta ikisine birden nasıl bakacam diye. Ama oluyor işte. Doğdu büyüdü. Emeklerken bir sıkıntı yoktu ikisinde de. Yürümeye başlamadan tay tay durmaya başlayınca ipler koptu. Ceylin dellendi. “O niye sizin gibi oldu? O niye kalkıyor?” diye. Meğer kendini normal görüyormuş, bizi anormal görüyormuş. Yürüdüğümüz için. Oturmak normalmiş O’nun kafasında. Öyle çok dil döktüm ki o zamanlar. Ceylin çok inat etti ayağa kalkmamak için. Ama bir yandan da kardeşi gibi olmayı istiyordu. Böylece ikisi birden aynı zamanda yürümeye başladılar. Abla kardeş öyle faydalı oldular gibi birbirlerine. Okulda da görüyorum bunu, evde de.

Ailelerinizin desteği oldu mu bu süreçlerde?

Aileler kabul etmiş gibi gözükse de tedavisinden tut da ihtiyaçlarının karşılanması için hiç destek vermediler. İş icraata gelince ortada kimse olmuyor maalesef. Hiç kimse yok. Doktoru ben buluyordum. Parayı ben buluyordum. Her şeyi ben yapıyordum. Büyükleri ne yapayım ki o zaman?

Ben artık kabul ettim kızımın böyle olduğunu. Başkasının kabul edip etmemesi umurumda değil. İyi kötü her şeyin çaresini buluyoruz. Çok şükür.

Peki Ceylin’in fiziksel tedavisine ne zaman başladınız?

Benim etrafımda hiç engelli insan yoktu. Ne benim sülalemde nede eski eşimin tarafında. Ne konuda ne de komşuda. Hiç engelli birey görmedik biz. Ben hiç öyle birisiyle vakit geçirmedim. Ben sanıyordum ki en kötüsü biziz. Dünya başımıza yıkıldı. Bizden daha kötüsü yok.

Dört yaşından sonra artık rehabilitasyona başlayalım dedim. Şimdi geçmişe baktığımda buna beni kim ikna etti hiç hatırlamıyorum. Herkes söylüyordu ama ben duymuyordum. Kabul etmem üç dört senemizi yedi maalesef. Rehabilitasyona başladığımızda acayip etkilendim. Meğer bizim durumumuz başkalarına göre çok iyiymiş. Dalyan gibi delikanlılar, kızlar gördüm ama akılcık yok. Öbür tarafa bakıyorum akıl var ama beden hiç yok. Engelli olmanın ne kadar çeşidi olduğunu gördüm. Aklın yerinde olması çok önemliymiş. O yönden kendimizi çok şanslı hissettim. Bir biz değiliz ya işte dedim. Ve yürümesini hiç takmadım o günden sonra. Şimdi 10 yaşında. Altı senedir tedaviye devam ediyor. Ama kendi işlerini kendi yapıyor. Daha ne isterim ki.

Okul zamanları geldiğinde yaşadıklarınız nasıldı?

Ceylin normal çocuklar gibi başladı okula. Mahallemize kayıtlı devlet okulunda başladı eğitimine. Ana sınıfına da gitti. Ana sınıfındayken bayağı sıkıntı yaşadık. Ceylin’in altına kaçırma sıkıntısı vardı o zamanlar. Doktorlar bunun olabileceğini söylemişti. Kış gününde ıslak ıslak çok aldım çocuğumu. Ancak asıl kıyamet birinci sınıfa başlayınca koptu. Diğer aileler, öğretmenler istemediler. Bizim gibi insanların çevresinde engelli biri yok. Hiç görmemişler, hiç vakit geçirmemişler. Kaldı ki zekâ olarak diğer akranlarıyla aynı gitmesine rağmen sırf bacaklarının durumunda dolayı öyle çok dışlandı ki. Çocuklar istemediklerini iterek, çelme takarak, düşürerek gösterdiler. Normalde Ceylin’in düşmesi kesinlikle yasak. Beyninin su toplama ihtimali var. 16 yaşına kadar bu ihtimal var. Bu konuda hem çocukların hem de ailelerin bilgilenmesi lazım. O kadar ısrar ettim ki ben gelip anlatayım diye. Ama izin vermediler.

O zamanlar çok sancılıydı. Ceylin sürekli ağlıyordu. “Ben okula gitmeyecem. İstemiyorum. Burası ne biçim yer. Kimse beni sevmiyor.” diye. Çocuğun kafasındaki okul profili öyle kötü yerleşti ki. Bağırış çağırış bitirdik birinci sınıfı. Karne de öyle kötü geldi. İkinci sınıf ilk yıl kadar olmasa da biraz daha iyice geçti. Üçüncü sınıfta daha iyi olduk. Öğretmenimiz hep aynıydı. Çocuklar da büyüdükçe daha iyi tanıdılar birbirlerini. Bu sene dördüncü senemiz ve nihayet diyebilirim ki Ceylin’i kabul etmiş durumdalar. Hatta koruyucu bir tavra geçtiler diyebilirim. Düşerse kaldırıyorlar. Oyun oynarken çağırıyorlar. Geçen bahçede bir baktım arkadaşıyla koşmaca oynuyorlar. Bizimki koşamıyor tabi. Ama arkadaşıyla yürüyerek birbiriyle yakalamaca yapıyorlar. Kendini iyi hissedince akademik olarak da toparladık. Bu sene teşekkür aldı.

Ortaokul ve ilerisi için nasıl hissediyorsunuz?

Büyüdüğü için çok kaygı duymuyorum artık. Kendini savunması arttı. Diğer çocuklar da büyüyor haliyle. Ortaokulda da aynı yerde olacağımızdan daha rahat edeceğimizi düşünüyorum. Bence bu konuda okul müdürlerinin tavırları çok önemli. Zaten okulda beş altı tane aileyiz. Çok fazla bir şey de istemiyoruz ki. Mesela okula velilerin girmesi yasak. Ama benim gibi bedensel engeli olan aileler okulun içine kadar girmek zorundayız. Bunu dert eden aileler olabiliyor. Müdüre kadar çıkıp kıyamet koparanlar oluyor. Anlamıyorum valla. Ben de istemez miyim çocuğumla onlar gibi kapıdan vedalaşmayı. Hatta evle okul arası kısacık mesafe. İstemez miyim kendisi tek başına yürüyerek ya da bisikletiyle gitsin okuluna. Niye sorun yaratıyorsun ki? Okul çıkışı çok kalabalık oluyor yine. 150-200 kişi oluyor. Herkes kendi çocuğunun bir an önce çıkmasına bakıyor. Kimse düşünmüyor bizi. Kimse bizi anlamıyor.

Anne baba anlamayınca çocuklara ne kadar anlatacaksın ki. Ona rağmen çocuklar çok daha fazla anlayışlı. Senin anlattığın her şeyi anlıyor yapmaya çalışıyorlar. Aileye anlatamadığım onca şeyi çocuklara çok rahat anlatabiliyorum. Belki de o yüzden bu sene daha kabulleniciler. Mesela bir arkadaşı soruyor. “Ceylin’in neden düşmemesi lazım?” Diyorum ki O’na: “Doktor beyninin su toplama ihtimali olduğunu söylüyor. Düştüğü zaman ameliyat olması gerekiyor. O zaman da zekasına zarar gelebilir. Sizin gibi büyüyebilmesi için düşmeyecek, kafasını çarpmayacak.” Ve inanın anlıyorlar. Tamam Canan Teyze diyorlar. Büyüklerden çok çabuk kapıyorlar ve uyguluyorlar. Lafta kalmıyor çocukların ki. Büyükler sadece geçmiş olsun deyip geçiyor. Arabayla okula girmene bile takılıyorlar.

Çocuklarımızı dersten erken almamızı istiyorlar. İnanılır gibi değil. Neden? Çünkü o zaman karşılaşmayacağız. Çocuklarımızın eğitim hakkı ne olacak peki? Bunu hiç düşünmüyorlar.

Okul dışında nasıl zaman geçiriyorsunuz? Küçük bir yerde yaşamanın sınırlılıkları var mı?

Paran varsa çok eğlenceli. Bir sürü yer bulabilirsin. Ama paran yoksa yapacak bir şey yok. En fazla gidebileceğin yer belediye parkı. Orası da bizlere uygun olmuyor. Parktaki oyuncakları kullanamıyoruz ki. Çıkarken ayağı kayıyor, inerken takılıyor. Onun dışında bir alışveriş merkezi var. Ama aldığın 1300 lira para. Aylığı alınca gidiyoruz bir şekilde. Ama neye yetecek ki? Çocukları tembihlesen paradan dolayı. Bu sefer de onlar eğlenemiyor. Müzelerin, at çiftliklerinin olduğunu duyuyorum ama yine para lazım. O yüzden mecburen eve tıkılıyoruz. Demliyorsun çayını. Özellikle engelli çocukların eğlenebileceği, vakit geçirebilecekleri hiçbir yer yok. Burhaniye büyüyen bir yer. Bakıyorum hemen hemen her gün yeni bir bina yükseliyor. Ve eskisi gibi de değil. İki ayda koskoca binayı dikiyorlar. Ama bunlar yapılırken halkın ihtiyaçları da görülmeli. Şuraya koydukları iki tane plastik parçası benim işime yaramıyor. Çocuğum üzülse de sıkılsa da eve mahkum oluyoruz işte.

Gözümüzde canlanan bir hikâye oldu anlattıklarınız. Öyle akıcı… Dört yapraklı yoncalarımız sizlerle daha da büyüyecek. Değişim ve dönüşüm için çoğalacaklar. Çok teşekkürler sohbetiniz için.


















Geri dön