Söyleşiler




10. Söyleşimizde Engel Biziz’e konuk oluyoruz.

Perşembe söyleşilerine kaldığımız yerden devam etme zamanı geldi. Korona günlerinden çok daha önce, söyleşilerimizden onuncusunu yapacak olmanın heyecanı ile kendimize dair bir paylaşımda bulunmayı düşünmüştük. Ancak içinden geçmiş olduğumuz zamanlar planlarımızı bugün hayata geçirme fırsatı buldu bizlere.


Derneğimize güvenen insanların sayıları gün be gün artarken, çalışmalarına yoğun bir şekilde emek koyan Dört yapraklı yoncalar olarak bizleri daha yakından tanımaya ne dersiniz? Bu dört insan neden ve nasıl bir araya gelmiş olabilir? Günlerini nasıl geçirirler? Engel Biziz demekle neyi kastediyorlar? Bu ve buna benzer soruların cevapları söyleşimizde sizleri bekliyor. ?

Sevgili İlke, Engel Biziz’den öncesini duymayı çok isteriz. İlke nerelidir, neleri sever, nasıl karar vermiştir meslek seçimine?

Öncelikle derneğimizin önemli farkındalık çalışmalarından biri olan söyleşilerimizi keyifle sürdüren sevgili yol arkadaşım Kevserime verdiği emek için çok teşekkür etmek istiyorum. Yıllardır hayalini kurduğum derneğimizle ilgili sorulara cevap vermek kendimden bahsetmek benim için gerçekten çok heyecan verici. Umarım fazla uzatmadan anlaşılır bir dille soruları cevaplayabilirim :)

Ben 34 yaşıma kadar İstanbulda yaşadım ve sonrasında eşimle beraber Burhaniye’ye göç ettik. Bir tane abim var. İstanbuldan göç etmeyi onunla da çok hayal etmiştik ancak şartlar beni Burhaniye’ye, abimi de Eskişehir’e göç ettirtti. Sevgiyle sarmalanmış iki mutlu evin (annemin ve babamın evleri) içerisinde büyüdüm. Küçüklüğümden beri dinlemeyi ve dinlediğim şeylere kafa yormayı çok severim. Konuşmayı da severim tabi ki ama sanırım yeni şeyler dinlemek keşfetmek ve oradan kendime düşeni çıkarmak daha çok hoşuma gidiyor. Bu yapımda aileminde çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Her zaman bizi birer birey yerine koyup düşüncelerimizi ve duygularımızı sordular, fikirlerimizi merak ettiler. Bu bağlamda güzel aileme de çok teşekkür ediyorum.

"İlke neyi sever?" sorusu benim için zor bir soru, çünkü ben maalesef ya da iyi ki anlama çabamdan dolayı, başkalarını kendimden bir tık önde tutan ve dolayısıyla kendi sevdiği şeyleri yer yer öteleyen ama bunu da doğru bulan bir yapıya sahibim. Yani en sevdiğim şey yeni yolculuğa çıkmak diyebilirim. Bunun dışında vakit buldukça şalvar dikmeyi, müzik dinlemeyi, bisiklete binmeyi, değişik el sanatlarıyla uğraşmayı seviyorum.

Zihin engelliler öğretmenliği bölümünden önce sosyoloji bölümünü okudum. O dönemde toplum tarafından dezavantajlı olarak görülen bireylere ilgim oluşmaya başlamıştı. Çeşitli gruplarla (Çocuk esirgeme kurumundaki çocuklarla, eşcinsel olan bireylerle, huzur evlerinde bulunan yaşlılarla...) gönüllülük temelli uzun soluklu çalışmalar yürüttüm. Sonrasında bir öğretmenimin önerisiyle özel eğitimi araştırdım ve evime en yakın özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde gönüllü olarak çalışmaya başladım. Günden güne ilgim ve merakım artmaya başladı. İki yıllık bir gönüllü çalışma serüveninin ardından zihin engelliler öğretmenliği okumaya karar verdim ve iyi ki iyi ki okumuşum. Sadece ilgi ve merakın bir işi iyi yapmak için yeterli olamayacağını o dönemde anladım. Uzman kişiler tarafından alınan uzun soluklu eğitim ve beraberinde konuya ilişkin duyulan ilgi kişiyi başarıya götürebiliyor...

Sevgili Erhan, Engel Biziz senin için ne anlam ifade ediyor?

Ben gerçekçi olmam gerekirse eşimi tanıdığım ilk günden itibaren engellik kavramı, gerçeği hayatıma girdi. Fakat içselleştirmem, birgün İlke’nin sınıfına ziyaret etmemle gerçekleşti. Adı Hayat, adı gibi hayat dolusu sevgisini dile getirmekte herhangi bir kaygı taşımayan, ayıptır, günahıdır`ı bilmeyen ve fakat tamamen sana odaklı bir dünya güzeli. Sınıfa girmeden önce ürkek ürkek İlke’ye sorup duruyordum “Şimdi nasıl davranmam gerekecek. Mesafe kollayayım mı? Bunu yapsam yanlış olur mu? Şunu desem ayıp olur mu?“ diye. İlke o zaman hiç unutmam harika bir şey söylediydi. “Bir tanem sen rahat ol onlara bırak kendini. Onlar zaten nasıl davranman gerektiğini sana gösterecekler.” Öyle de oldu. Sınıfa girdim heyecanlı heyecanlı. Nart kocaman gülümsemesiyle eli havada “Merhaba“ der gibiydi. Demir, masasında dalmış bir şekilde beni görmezden geliyormuş gibiydi. Damla ise hemen bana gözlerini dikip sesler çıkartıyordu ve Berra, alttan altta derin bakışlarla, sessizce etrafı izliyordu. Biraz tedirgin olmaya başlamış İlke’ye yardımcı ol bakışları atarken, Hayat hareketlenmeye başladı ve “I I IIIIII“ diye seslenmeye, başıyla bana bakmaya başladı. İlke, “Gidebilirsin yanına...“ dedi ve yakınlaştım Hayat'a. Elimi tuttuğu gibi öptü yanağımdan, elimden, burnumdan. Ve bende başladım öpmeye... Hayat'ı yanağından, burnundan, elinden.

Engel Biziz, Hayat demek benim için. Gerçek, sınırsız, korkusuz ve yalansız bir ilişki. Bu derneği bu güzel insanlar kurarken “He işte şimdi kimseye bağlı olmadan bu güzel insanlara yaklaşabileceğimiz bir ortam oluşacak.” Bende mutlaka dahil olmalıydım, oldum.

Sevgili Feryal, Engel Biziz’le senin buluşman nasıl oldu? Özellikle son zamanlarda seni etkileyen olaylardan bahsedebilir misin?

Derneğimizin başkanı benim kuzenim oluyor ama biz bunu kardeşlik olarak görüyoruz. Daha ikimiz de İstanbul’da yaşarken onun mesleğini nasıl bir aşkla yaptığını görüyordum. Bana engelliler için bir yaz okulu kurma hayalini ilk anlatışı belki yedi, sekiz yıl öncesine dayanıyor. O dönemde hepimiz İstanbul’dan göç etmek istiyorduk. Bana bu okulu tüm sevdikleriyle beraber kurmak istediğini anlattı. Tüm aile ve dostları bir arada olsun istiyordu. Sonra yıllar geçti, gerçekten de biz aynı bölgeye göç ettik. O zamana kadar benim kafamda böyle bir şey yoktu aslında. O ara ara hayalini dile getiriyor, ben "Hayırlısı bir tanem, inşallah her şey istediğin gibi olur" diyordum sadece. Çünkü hem önceliklerim başkaydı, hem de engellilere bakış açım maalesef toplumun büyük çoğunluğu gibiydi. "Üzülürüm ben, içim acır, bu kadar yakın temas bana iyi gelmez" diye düşünüyordum. Ayrıca zihinsel engellilere yaklaşmakta beni korkutuyordu. Buraya taşınıp iyice yerleştikten sonra, bebeklerimiz de biraz büyüyünce (ikimiz 3 ay arayla anne olduk :)) yine bu hayal gündeme geldi. Başlangıçta onun için kafa yormaya başladık. Nasıl olabilir, nasıl bir yol izlenmeli...vs. Ben halâ planda yoktum. Sonuçta dernek kurarak bu işe başlamanın en doğru yol olduğu ortaya çıktı. Kardeşim bana geldi ve "Yalnız bu derneğin tüm finansal işlerini senin yönetmeni istiyorum. Sana çok güveniyorum" dedi. Başta çekinerek tamam dedim. "Sonuçta benim işim hesap kitap evden yaparım. Yapılacak çalışmalarda bulunmam gerekmiyor." diye düşündüm. Fakat süreç işlerken ona destek olmak için hep yanında oldum çünkü başlangıçta Burhaniye'de beraber yaşadığımız için işlere koşturan sadece ikimizdik. Tüm başvurularda, resmi makamlarda, atılacak her yeni adımda omuz omuza olduk. Kevser'in göçü ile derneğimiz tamamlandı ve tam kapasite çalışmaya başladı. Bize inananların sayısı da gün geçtikçe arttı ve artıyor.

Tüm bu süreç boyunca İlkem’in mesleğine olan aşkı, engellilerle ve engellilerle ilgili oluşumlarla kurulan temaslar beni içten içe pişirdi herhalde. Bakış açım yavaş yavaş değişti. Bu konuda ülke ve toplum olarak ne kadar yanlış ve eksiğimiz olduğunu gördüm ve yapabileceğim en ufak bir katkının bile engelliler ve aileleri için ne kadar değerli olabileceğini keşfettim. Yapabildiğimiz her katkının manevi tatminini de içimde hissettim. Bugün lisansım el verseydi, ben de özel eğitim öğretmenliği yapabilir ve bundan büyük keyif alır hissediyorum kendimi. Bunu yapamadığım için dernek bünyesinde engellilere ve engelli yakınlarına sunabileceğimiz her türlü artı değere elimden geldiği kadar katkıda bulunmaya çalışıyorum. Başladığımızdan beri beni her zaman en çok etkileyen şey İlkem'in engellilere karşı insan üstü duyarlılığı oldu. Bazen dernek olarak yapmayı planladığımız veya hayal ettiğimiz bir şeyi konuşurken, "Düşünsenize nasıl mutlu olurlar, nasıl büyük bir imkan sağlamış oluruz" derken gözleri dolar. Peşinden de benim ve Erhan’ın... Bunun dışında ilk etkilendiğim olay dernek sürecinin ilk başlarında karşılaştığımız ağır engelli, serebral palsi tanısı olan bir genç kızın eskiden rastlamış olsam muhtemelen hiç anlayamayacağım konuşmasını anlamam oldu. Bu tam bir farkındalık örneği oldu benim için. Son dönemde ise ismini vermek istemediğim tekerlekli sandalye kullanan bir engelli arkadaşımızın hayata inanılmaz bağlılığı ve tiye alışı...

Son olarak Burhaniye Kent Konseyiyle birlikte yapılan ev ziyaretlerinde engellilerin ve ailelerinin çok, çok zor hayat hikayeleri beni çok etkiledi diyebilirim.

Sevgili Kevser peki sen nasıl karar verdin meslek seçimine?

Merak duyduğum işlere bulaşmayı çok seviyorum ben. Nasıl oluyor bilmiyorum ama daha sonra o işle hemhal olup meslek ediniyorum. Profesyonel anlamda bir uzmanlıkla bakmadım hiçbir işime. Öğrenmeye dair heyecanımı koruyarak, bol mesai harcayarak ve keyifle yaparak şimdiye değin birçok işim oldu. Gazetelerde muhabirlik, televizyonda editörlük/habercilik, kırtasiye işletmeciliği, okullarda kitap pazarlama, özel eğitimde ve alternatif okullarda sınıf öğretmenliği/danışmanlık uzun süre devam ettirdiğim işlerden.

Özel eğitimle yollarımın kesiştiği zamanlar kendi kendime “İşte yapmak istediğim bu” dediğimi hatırlıyorum. Van’da başlayan özel eğitim maceram İzmir’de bir rehabilitasyon merkezinin küçücük odalarından birinde çocuklarla paylaştıklarımla birleşince acayip büyüyen bir şey hissettim içimde. Hem kendimi daha yakından tanımamda hem de dünyayı algılamamda yepyeni kapılar açtı özel eğitim. Öğretmenlik değildi yapmaya çalıştığım. Anlama, yorumlama ve tekrar bir anlamayla yoğrulan bir ilişki. Ve ben içinde olduğum bu ilişki hallerini çok ama çok sevdim. Bu ilişki kurma hallerini hep bir oyuna çevirdim. Alternatif eğitim alanında kendimi geliştirmeme destek olan Başka Bir Öğretmen Mümkün Projesinin Eğitimleri, Yaratıcı Drama ve Çocuklar İçin Felsefe (P4C) gibi aldığım eğitimlerle sevdiğim bu işi yapmaktan daha da mutluluk duyuyorum. Çocuklarla temas halinde olmak benim işim :) diyebiliyorum artık gönül rahatlığıyla.

Sevgili Feryal bildiğimiz kadarıyla sen de İstanbul’dan göç ederek Burhaniye’ye yerleştin. Öncelikle bizlere biraz kendinden bahsedebilir misin?

Merhabalar yeniden, ben Feryal. Aslında 2 ismim var ama ben Feryal'i tercih ediyorum. Ben gerçek İstanbullu derler ya onlardanım aslında. Dört göbek İstanbulluyum. 81 doğumluyum. Maalesef geçen seneler benim şehrimi çok değiştirdi. Uzunca metropol kaosunu anlatmaya gerek yok. Otuzlu yaşlara yakın göç kararım kesinleşmişti. Çok şükür benimle aynı kafada bir eşim oldu ve bu hayale beraber yürüdük. İki tane kızımız var. Onları tekinsiz bir büyük şehirde camdan bir fanusun içinde büyülenmektense doğanın içinde, hayvanlarla oynayarak, toprakla yoğurularak, dalından meyveyi kopararak yetiştirmek istedik. Ayrıca küçük kasaba hayatının daha güvenli ve huzurlu olacağını da biliyorduk. Düşündüğümüz gibi de oldu. Ailecek doğa aşığıyız. Onun için sahil bölgesinde olan evimizin bahçesiyle yetinmedik, bir de köyde arazi edindik. Pek çok meyve ağacımız ve tavuklarımız var. Sebzemizi büyük oranda kendimiz yetiştiriyoruz. Burada düşlediğimiz hayatı yaşama fırsatı bulduk. Çocuklarımız inanılmaz özgüvenli, doğaya hayvanlara aşırı düşkün ve çok sağlıklı yetişiyorlar.

Peki sevgili İlke, iki oğlan çocuğu annesi olarak Burhaniye de yaşadığınız hayattan bahseder misin biraz?

Burhaniye’de yaşam kararımız, büyük şehirlerde yaşadığımız tüm bunalmışlıklarımıza rağmen ilk olarak çocuklarımız için alındı. Büyük şehirde çocuk büyütmek bizim için bir kabus gibiydi. Eşim de ben de köy hayatını görmüş, sokakta oynamış, ağaçtan meyve yemiş, bizce doğru olanı doğalında yaşamış insanlar olarak bunun bizim çocuklarımızın da doğalı olması gerektiğine inanıyoruz. Daha ilkel ve daha az yapılandırılmış ortamlarda çocukların gelişimi çok daha sağlıklı ilerliyor. Bugün Levent ve Deyiş mevsimlerin aslında ne anlama geldiğini, bahar da ağaçların nasıl çiçek açtığını, kışın o kurumuş ağaçlardan nasıl güzel yaprakların çıktığını kendileri görerek, dokunarak hissedebiliyorlar. Mahallemizdeki tüm komşuları tanıyorlar. Bisiklete binerek dondurma yemeye gidebiliyorlar. Hayvanların duygu-durum değişikliklerini kendi deneyimleriyle anlamaya çabalıyorlar. Akrabalarına yürüyerek gidebiliyorlar. Ve ve ve... Yani her şeyi aslında çok gerçek yaşıyorlar. Bu da bizi çok mutlu ediyor. Umarım her zaman bu doğallık ve gerçeklik içinde hayatlarını sürdürebilirler. Sürekli kendi sınırlarını zorlayan, dahasını merak eden, kendisine güvenen çocuklar karşısında bir anne olmakta oldukça yorucu tabi ki. Ama annelik de biraz yorucu olmalı sanki. Keyfi yorgunluğun hep üzerine geçiyor. İyi ki Burhaniye'ye göç ettik :)

Peki Erhan nasıl geçirir bir gününü?

Bu arada herkese yeniden merhaba. Her sabah bir gün evveline hedeflediğim “Daha erken kalkmam lazım” sözüne sahip çıkamadığımı gördüğümde “Neyse yarın olacak ama...” diye güne “Hadi Bismillah” diye uyanıyorum. Evden çalıştığım için genel olarak çalışma rutinlerinin mecburiyetlerinden bağımsız olduğumdan kendi kurallarıma sahip çıkmakla cebelleşiyorum. Sonrası kolay. Hemen panjurları açıyor, henüz güneş doğmadığını gördüğüm vakit keyifleniyor, sıcak suyumu güzel bir kahve için ısıtıyorum. Benim mesleğim mimarlık fakat 10 senedir kodlama/yazılım alanında ihtiyaçlarım ve düşüncelerim doğrultusunda kendimi geliştirdim ve artık bu mesleği icra ederek ekmek parası kazanıyorum.

Bilgisayarımı açtığım vakit yer/zaman kavramı flulaşıyor... Güzel de oluyor.

İlk olarak Dücane abiye uğruyorum (Dücane Cündioğlu) kafama takılan soruları soruyor verdiği cevapları algılamaya çalışıyorum. Çok açık sözlüdür. Beraber hakikati arıyoruz. Sonrası vedalaşıp Mark Eliyahu`ya uğruyorum. Kemençesine sağlık bana minik bir konser veriyor. Ardından Erkan Ağabeyme uğruyorum. Pamuk gibidir. Elinde şahlanı veriyor enstrümanlar. Geçmişte yaşananları yad ediyorum. Daha sonra anneme uğruyorum, babamı çekiştiriyor, babam geldiğinde vatanı kurtarıyoruz. Gerçekten iyi önerileri var. Bende coşuyorum, o da etkilenmiyor değil. Vedalaşıp yola çıkıyorum. Yolda büyük oğlum uyanıyor “Günaydın babacığım” sesi ile kenara çekiyorum arabayı. “Günaydın aslanım, hemen çoraplarını giy, üşüme” rutinini yaşıyoruz beraber. Tekrar arabayı çalıştırıyorum, vitesi üçe attığım vakit genelde baş komiser Deyiş Devran Öztürk (ufak oğlum) kenara çek diyor. Cezayı hemen kesiyor... Hızlı araba kullanmaktan dolayı devlete bir ballı süt vereceksiniz diyor. Süt ısınıyor, balla zenginleştiriliyor. “Tamam”, şimdi yolculuğa devam... Bir sonraki durak Atamın huzuru. “Merhaba Atam” diyorum ki o sevmez bu tabiri aslında, ne yapayım böyle alışmışım. “Ne yaparsam yapayım zorlanıyorum bazen” diye hayıflanıyorum. “Korkma, ilerle.” der. Şaşmaz bu cevabı. İlerlerim. Öperim ellerinden, yola çıkarım yine. Bu arada “Nur” diyorum ben, insanlar “İlke” der, o gelir arabama. “Günaydın bir tanem” der, gün aydınlanır. Arabayı durdururum, akşam ki sohbetlerin üzerinden geçeriz. Beraber büyürüz. İlke arabadan iner, “Sen hadi uğraman gereken yere uğra, geç kalma.” der, güler. Marşa basarım, hep ikincisinde çalışır mübarek. Alıştım artık. Ama hep çalışır. Kafam ufaktan sinyal verir, “Odaklan!” der yarı ciddi. Odaklanırım hemen, pencereden bakarım. Yolda aklımda düşen kod parçacıklarını bir düzene sokmaya çabalar ve sonuç olarak tasarladığım hedefe bu şekilde ulaşmaya çalışırım.

Sonrası biraz yorumsuzdur genel olarak. Bahçemize musallat olan bir kuşun kanatlarına yoğunlaşırım. “Ne güzel çırpınışlar” derim. O, bu kadar çırpınmanın bende yarattığı “zorlanıyor” hissiyatından ırak, tam anlamıyla özgürlüğünün sınırlarını yaşıyor diye düşünüyorum. Bende onu izleyip ümitleniyorum. Feyiz almanın kıyılarına varıyorum. Heyecanlanıyorum. O sırada da saat epey geç oluyor. “Erhan bugün ulaşmak istediğim yere varamadım ama inşallah yarın” diye bilgisayarı kapatıyorum. Sonrası evlatlarım, eşim ve hayat... Güneş yine doğuyor o esnada.

İlk güneş doğduğunda aydınlanıyorum, ikincisinde ısınıyorum.

Feryal’in bir günü nasıl geçer?

Daha önceki soruyla bağlantılı Burhaniye'ye gelmekle ilgili yanıldığım tek şey günlük rutin konusundaki hayalim oldu. Tempolu şehir ve iş hayatı sonrası buraya gelmeden önce zamanımın çok sakin geçeceğini, tek meşguliyetimin ev işleri olacağını ve bol bol keyif yapacağımı düşünüyordum. Fakat hiç düşündüğüm gibi olmadı. Bu da bana bir aydınlanma yaşattı. Ben bu mizaçta bir insan değilmişim. Burada da tüm günümü dolduracak bir sürü işim var. Öncelikle çocukların okulları için sabah kalkış ve hazırlanış. Onlar gittikten sonra kahvaltı ve günü planlama. Köydeki işler için oraya gitmelerimiz oluyor sıklıkla. Eşimin işinin finansını da senelerdir ben takip ediyorum. Son dönemde yeni bir yatırım planımız var. Onun Ar-Ge çalışmalarını yapıyorum. Her gün en az bir, iki saat dernek işlerine ayrılıyor. Ben derneğin saymanıyım. Asıl işim hesapların ve finansın idaresi fakat biz ekip olarak tüm gündemleri beraber takip ediyoruz. Girilen her posttan, gönüllü eğitime başlayacak öğrenciye, her ay düzenlediğimiz panellerden, kent konseyi ekibi olarak yapılan engelli evlerini ziyaretlerine... Hep beraber karar veriyor ve katılıyoruz. Bu da bizi çok dinamik tutuyor bize göre. Konuya dönersek evin işleri, dernek işleri, köyün işleri, eşimin finans işleri derken çocukların dönüş saati geliyor. Onlar yatana kadar kalan tüm enerjimi onlara vermeye çalışıyorum. Önce ödevler sonra oyun... Onları uyutunca da kendime ayırdığım vakit başlıyor... Keyif zamanı yani...

Sevgili Kevser, buralara yerleşme kararını nasıl verdin? Hayat senin açından nasıl gidiyor?

Üniversite yıllarına kadar Ankara’da yaşadım ben. Ankara benim açımdan aile demek. Ailemle birlikte olmayı da çok seviyorum. Ancak her zaman kendi “Ev”im olmasını istedim. Kendi evimi uzaklarda aradım. Gittiğim yerlere de bir şekilde hep ailemi taşıdım. Annemin “Kevser sayesinde gitmediğimiz yer kalmadı” sözü bayağı meşhurdur :) Özelikle Çanakkale’de öğrencilik günlerim başlayınca denize, yosun kokusuna ve zeytin dallarına olan hasretimi fark ettim. Ve o gün bugündür yani 22 yıldır denize kıyısı olan her şehirde yaşayabilirim diyerek bir çok ev değiştirdim. İstanbul yorgunluğu ile artık her daim yaşayacak bir yer arayışımda önce Bodrum deneyimim oldu. Ancak bir türlü kendimi tam olarak huzurlu hissedemedim oralarda. Kuzey Ege ise sene içinde mutlaka uğradığım yerlerdendi. Ayvacık’tan Ayvalık’a kadar kıyılarında çok fazla zaman geçirdim. Nihayetinde İlke ve Erhan’ın da burada olmasıyla “tamam” dedim...

Burhaniye’de kısa zamanda yapmak istediğim işlere emek koyan birçok insanla karşılaştım. Muhteşem bir kadın dayanışması var. Hem de acayip üretkenler. Gönüllü olarak çok güzel iş yapan bu gruplara dahil olmak bana çok iyi geldi. Akülü sandalye kullanan bir arkadaşım sayesinde Burhaniye sokaklarında engelleri tiye alan birçok insanla tanıştım. Böylece dernek olarak yapmak istediklerimize de acayip güvenim arttı. Burada hayat, ilişkilerle çok güçlü bir şekilde birbirine bağlı. Çevre sorunlarına dikkat çeken bir grubun üyesi aynı zamanda engeller konusunda da duyarlı. Kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair bir tiyatro oyununu izleyen insanlar diğer sorunlarla ilgili yapılan işlerde de aynı dayanışmayı gösteriyor.

Bu bölgede yaş almak demek; birlikte şarkı-türkü söylemek için haftanın bir günü bir araya gelmek demek, köyde yaşayan çocuklara hiçbir çıkarı olmadan masal anlatmaya gönüllü olan insanlara evini açmak demek, önce kendi bahçenden başlayarak çevrene duyarlı olabilirsin anlayışını komşularınla dayanışarak göstermek demek, bir yazarla karşılıklı çay içerek okuyarak yorumladıklarını rahatlıkla paylaşabilmek demek, belediye vb resmi kurumların desteği ile paneller ve söyleşiler düzenleyerek derdini başkalarıyla paylaşmak demek... O yüzden böyle bir yerde yaşlanmaktan başka ne isteyebilirim ki... Şimdiye kadar buralara dair gözlemlerim ve deneyimlerim dayanışmanın hâlâ samimi bir şekilde devam ettiği yönünde. Korona günlerinde evde kaldığımız günlerde beni her güne ayrı bir umutla ve heyecanla başlatan da işte bu dayanışma halleri. Ve işte o yüzden de eninde sonunda, yüz yüze, omuz omuza geldiğimiz vakitlerde kaldığımız yerden devam edeceğimize sonsuz güveniyorum.

Erhan, evden çalışan ve işin gereği sosyal medya ile haşır neşir olduğun için bu soruyu senin yanıtlamanı isterim. Sosyal medyanın günümüz koşulunda nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsun?

Sosyal medya dediğimiz olgu esasında iç dünyamızın “Benden bahset!” diye haykırdığı serzenişin ifade bulduğu ve fakat çoğu zaman şahsın ruh dünyasına zarar veren bir alan olduğunu düşünüyorum. Gerçek duyguların yaşanılmasından ziyada bunların görsel veya sözel ifade edilmesinin, insanların daha kolayına gittiği, sunni ve plastik bir ortam olduğu düşüncesindeyim. Fakat, kitlesel bağlamda yayılmasının doğru olduğuna inanılan bilgilerin, paylaşılmasını kolaylaştıran ve bazen maalesef sıradanlaşmasına da vesile olan bir mecra olduğuna inanmaktayım. Dolayısıyla paylaşılması gerektiğine inandığımız bilgilerin sorumluluğunu taşımaya hazır olduğumuz vakit, bu tür platformların çok faydalar sağladığını düşünüyorum. Yanlış algılanan en önemli husus şudur ki, bu da beni en üzen konuların başında gelir, “Kabul görme” kaygısıdır. Ben küresel olarak (Ki bu kelimeden çok hoşlanmam.) bir plastikleşmeye doğru yöneldiğimiz hissine sahibim. Duyguların sunnileştiği, samimiyetin “Beğen” düğmesinin insafına bırakılmış bir zavallılık hali oluşmuş olduğunu gözlemliyorum. Üzülüyorum açıkcası.

Diğer yandan tabi ki STK'lar şirketler veya kitle bazlı oluşumlar için elbette kendini duyurma, haberleşme, anlaşılma imkanlarını beraberinde getiriyor. Fakat bu da gerçekte yaşanan hüzünleri, dramlar veya coşkuları bir kareye, iki cümleye hapis ederek algı oluşturmasına vesile olamamalı. Biz toplum olarak duygusal ve cefakar bir milletiz. Güceni veririz, coşkuyu veririz. Hüzünleniriz bir an da. Sosyal medya dediğimiz plastik ortamlar bu duyguların tercümanı olacak ortamlar olmadığına inanıyorum. Bu yüzden kitlelere hitap eden oluşumların, kurumların, toplulukların bu alanı/platformları bilinçli, sorumluluk sahibi olarak kullanmaları gerektiğine inancım tamdır. “Engel Biziz Derneği” olarak en dikkat ettiğimiz noktaların başında bu kriterlerin geldiğini söylemek isterim. Bu bağlamda özellikle sevgili Kevser kardeşime (Kevser Bora) teşekkür etmek istiyorum. Kendisi geçmişine dayanan tecrübelerden beslenerek bu platformları kullanırken gösterdiği hassasiyetle, derneğimizin duruşunu sergilemektedir.

Gelelim hayallere... Feryal, Engel Biziz’i gelecekte nasıl hayal ediyorsun?

Günümüzün aktif gündemleri malum. Böyle bir kriz ortamı olmasaydı, bu soruyu bu şekilde yanıtlardım. Tüm dünya gibi bizim derneğimiz de gelişen salgın ve krizin yankılarını yaşayacaktır. Bu ancak hedefimize ulaşmamızı biraz daha geciktirir. Korona günleri bittikten birkaç yıl sonra bizim bölgemiz olan Burhaniye'de kendimizi tanıtmış ve fazlasıyla güven kazanmış olacağız ve küçük beldemizden tüm Türkiye’ye göz kırpmış, engelliliğe bakış açısını değiştirmenin tohumlarını atmış olacağız. Pek çok engelliye ve engelli yakınına ulaştıracağımız imkanlar, sosyal medya ve bölgesel etkinliklerimizle toplumda oluşturmaya çalıştığımız farkındalık bize direnç gösteren veya gösterebilecek olan kanalların selin önünde duramayacak engeller gibi açılmasını sağlayacak. Emeğimizin sonucu olarak kazanacağımız güvenle, fikri ve desteği aranan bir dernek olacağız. Nihayetinde en büyük hedeflerimizden biri olan "yaz okulu projesi" için de devlet kanadı, bize inanan üyelerimiz, faydamız dokunmuş olan tüm engelliler ve yakınları bizi arkamızdan itecek ve şu gün açamadığımız kapılar kendiliğinden tek tek açılmış olacak. Bu başarıya neden böyle inanıyorum derseniz, öncelikle kendimden. Ben oluşturmak istediğimiz farkındalığın en iyi örneklerinden biriyim. Başladığım noktadan, geldiğim noktaya toplumumuzu getirebilsek engelliliğe dair tüm ezberler bozulur. Sonra da ekibimizin güzel yüreklerinden... Bizim yönetim kadromuzun tüm üyeleri tamamen gönülle, gönüllülükle çalışıyor. Her gelişmeyi kalbimizde hissediyoruz. Heyecanlanıyoruz, seviniyoruz, üzülüyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz... En büyük engelin zihinlerde olduğunu düşünüyoruz. Engelliği bakış açışındaki en büyük sorun burada yatıyor. Tüm engelleri fark olarak algılıyoruz ve farklılıklara saygıyla ve sevgiyle yaklaşmayı doğru buluyoruz. Eğitimler, paneller, sosyal medya kullanımları, yerel STK’larla işbirliği... Bugün yaptığımız veya yapmayı planladığımız her şey kalıplaşmış anlayışı değiştirmek için. Şahsi beklentiler olmayınca heyecanımızı da hiç kaybetmiyoruz, pes etmiyoruz ve yılmıyoruz. Arttırarak denemeye devam ediyoruz ve edeceğiz. Bu da eninde sonunda bizi hedefimize ulaştıracaktır.

Erhan sen nasıl görüyorsun ilerleyen yıllarında Engel Biziz’i?

Derneğimiz kanaatimce herhangi bir zaman çizelgesine bağlı olmadan refleksif davranması dolayısıyla güç ve sempati topluyor. O yüzden belirli bir sene içerisinde ne olacaklardan ziyade, bugünden itibaren neler olması gerektiği ile ilgili bir kaç cümle kurmak isterim. Malum salgın günlerindeyiz. Bu güzel insanlar evlerinde geçiriyor gündemlerini ve hem kendileri hem de veliler için çetin bir dönem. Tam da burada her iki kısma neler geliştirebilirsek, sunabilirsek, bu süreçte dernek olarak ne kadar kaliteli ve dahada önemlisi ne kadar samimi olduğumuz ortaya çıkacaktır. Ben eleştirel olmayı severim. Bizim daha çok üretip daha çok yorulmamız gerekiyor. Hayal etmek güzeldir fakat artık hayal kurma sürecinden hedef koyma sürecine geçerken üretkenliğimiz, cesaretimiz ve grup dinamiğimizin sağlamlığı, hedeflerimizin ne kadar yerinde koyulduğunun ispatı olacaktır. Bunları başarabilirsek dernek nerede olur bilmem ama ben kesin çok mutlu olurum.

Sevgili İlke, Engel Biziz Derneği'nin kısa, orta ve uzun vadede yolculuğunu sen nasıl değerlendiriyorsun?

Biz dernek olarak aslında iki temel konu çerçevesinde yoğunlaşıyoruz. Bunlardan biri küçük ya da büyük ölçekli “engellilik” üzerine farkındalık çalışmaları yapmak. İkincisi ise özellikle özel eğitime ulaşmakta güçlük çeken bireylere gerek yaz okulu aracılığıyla gerek evlerine giderek, gerekse dernek ofisimize davet ederek ellimizden geldiğince en doğru eğitimi onlara sunmak.

Bunları biraz açmam gerekirse; Bizler engelin bizde olduğuna inanan bir ekibiz. Çünkü konuyla ilgili tanımları yapan da ötekileştiren de bizleriz. Engelliliği alışılagelmiş tanım ve duygulardan bağımsız, sadece bir farklılık olarak değerlendirmeye başladığımızda çok daha “bir” olmuş bir toplum olacağımıza inanıyorum. Bu bağlamda da dernek olarak elimizden geldiğince farklı mecralarda farkındalık çalışmaları yapıyoruz. (Paneller, Mahalle gezileri, sosyal medya paylaşımları, söyleşiler...) Aslında bu alana gönül vermiş, kafa yormuş her insanın çevresindekileri konuyla ilgili farkındalığa davet etmesi, toplumsal bir vazifesi olması gerekir. Ben alana girdiğim ilk günden beri elimden geldiğince başta ailem olmak üzere, arkadaşlarıma, yakınlarıma, eşime, çocuklarıma ve hatta yolda tanıştığım birilerine konuyu benim çerçevemden anlatmaya çok çabaladım. Bunun en güzel örneklerinden birini de derneğimizin saymanı olan Anılımda yaşadım. Bu kadar özel eğitime teması olmamış birinin bu kadar gönüllülükle işin içine girmesi, bizimle beraber heyecanlanması benim için çok değerli.

Dernek olarak kısa zamanda önemli adımlar attık. Bulunduğumuz bölge tarafından güven kazanmaya başlamamız, tanılıyor olmamız bir kaç projeyi küçük bir kadroyla yürütebiliyor olmamız bana doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Önümüzdeki yıllarda dernek yolculuğumuzun çoğalarak büyüyeceğine çok inanıyorum. Yıl yıl planlar yapmak çok yapabildiğim bir şey değil. Bazen süreç içerisinde hedefler değişip yenileri eklenebiliyor. Nihai hedeflerimizden biri olan yaz okulu projemizin bu süre kapsamında gerçekleşeceğine, hatta onu da geçecek projelerin hayat bulacağına inanıyorum. Çünkü “Bize” çok inanıyorum. Biz gerçekten iyi bir şey yapıyoruz ve “İyi şeylerin” önü her zaman aydınlıktır, aydınlık olmalıdır. Çok teşekkür ederim.

Kevser, son olarak sen de Engel Biziz’le gerçekleşmesini istediğin hayallerinden bahseder misin biraz?

Engel Biziz deyince içimde kelebekler uçuşuyor adeta. Tabi her kelebeğin o muhteşem dönüşümden önceki halleriyle beraber. Kendimi ifade etmek kolay değildir benim için. Özelikle ilkelerimin, fikir olarak benimsediğim argümanların dile getirilişi... Farklılıklarla yaşamanın ne kadar güzel ve değerli bir şey olduğundan bahseder ya herkes. Ancak yaşarken pek öyle değildir hani. Kendi küçük ailemizden başlayıp okullarda, iş yerlerinde, mesleki ve sivil toplum gruplarında devam eden hayatlarımızda farklılarımızla kabul edilmek pek de söylemde olduğu gibi gelişmez.

Saçımızın kesim şekline, kıyafet seçimimize, konuşmamıza, yürüyüşümüze, cinsel tercihimize, politik görüşümüze ve sayamayacağım birçok özelliğimize bakılmaksızın kabul edilmeyi hayal ediyorum ben. Farklıklarla yaşamak, farklılıklarımızı kabul etmek benim için bu anlama geliyor. Farklıklarımızı kabul etmeyi zorlaştıran her şey “Engel” demek benim için. Rampa yapılmayan yollardan tutun da görme engeli olan birini kolundan çekerek ve bağırarak bir yere götürmeye çalışan zihniyet de yine sayamayacağım bu engeller arasında.

Derneğimiz aracılığıyla işte böylesi bir farkındalık yaratmak benim hayalim. Engellerin önce zihinlerde yer ettiği kavrayışı anlamak ve yeniden birlikte bir anlam vermeye çalışmak. Ki bu işin doğrusu yanlışı da yok bence. Herkes baktığı yerden engelleri yok etmeye çalışıyor. Karşımızdakini kendimizden farklı bir yere koyduğumuzda ve yine karşımızdakini bir birey olarak kabul etmediğimiz sürece engel biz oluyoruz bence. O yüzden “engel biziz” diyor ve bunu bir şiar olarak benimsiyorum.

Bu büyük hayalime küçük adımlarla varacağımızı biliyorum. Dernek olarak hayalimi destekleyen projelerimizi de sürdüreceğiz diğer yandan. Özel eğitime ihtiyacı olan ve bu hizmetlere ulaşabilirliği sorun olan her çocuğa/gence arkadaşlık etmek, bulunduğumuz yerelde kapı kapı dolaşarak engellilerin sorunlarını dinlemeye devam etmek, ayda bir uzman görüşüne başvurarak engeller hakkında farkındalık sunumlarını/panellerini hazırlamak ilk aklıma gelenlerden.

Yaz Okulumuza da kısaca değinmek istiyorum bu vesileyle. İlke ile birlikte İstanbul’da çalıştığımız dönemlerden beri aklımızda olan bir projedir Yaz Okulu. Farkındalığa dair tüm yapmak istediklerimizi öğretmenlikle taçlandıracağımız yegane adres bence yaz okulumuz. Çocuklarla günlük bir akışta neler yapacağımızı bile hayal etmek şu anda beni bambaşka bir dünyaya götürüyor. Fantastik bir romanın tüm öğelerini iliklerime kadar hissettiren bir duygu iştecik. Gönüllü desteği ile yavaş yavaş hayata geçireceğimiz yaz okulumuzun (belediye gibi resmî kurumların da desteğini alarak) kapılarını herkese rahatlıkla açabileceğimiz günlerin yakında olduğunu hissedebiliyorum.

Son olarak “Yoncamızın” yapraklarından birini temsil etmenin sorumluluklarını yerine getirmek de ayrı bir gurur benim için. Ve bu yolculuğumda karşılaştığım herkesle, apayrı güzel bir dünyanın kapılarını aralıyorum gün be gün. Engel Biziz`le oyunlarımızı yeniden oynamaya sizler ne dersiniz, olmaz mı?




































































Geri dön